Tekeli, Şirin
<< Geri
Bülent’e gecikmiş bir teşekkür yazısı 
Şirin Tekeli
Bülent, benim için, sık görüşmeden de hep çok yakınınızda ve büyük dost bildiğiniz ender insanlardandı. Tam ne zaman tanıştığımızı hatırlamıyorum. İstanbul Üniversitesi’nde olduğu muhakkak. Ama ne zaman? İktisat Fakültesi’ne 1968’de asistan olarak girdim. Üniversite’nin “68”li düşün­celerle çalkalandığı günlerdi. Yurtdışında okuyup gelmiştim. Çok az kişiyi tanıyordum. Toplantılara katıldığımı hatırlamıyorum. Tanışmamız o dönemde olmadı. Sonra 1971 askeri darbesi oldu. Asistanlar Sendikası’nı kurmuş ve yö­netmiş olanlar yasakçı zihniyetin hışmına uğradılar. Bülent Üniversite’den ay­rılmak zorunda kaldı. Ama akademyadan kopmadı. İsviçre’de hocalık yaptı. Tanışmamız, sanırım Bülent’in bu ilk ayrılıktan sonra yeniden üniversiteye dönmesinden sonra oldu. Neresinden bakılsa çeyrek yüzyıllık bir tanışlıktan sözediyorum. İktisat ve Hukuk Fakülteleri aynı geniş mekanı, eski Harbiye Ne­zareti binasının iki komşu kanadını paylaşırlardı. Diğer fakültelerdeki arkadaş­lardan daha sık karşılaşırdık. Gene de, Bülent hergün yemeğe birlikte gittiğimiz arkadaş grubunda değildi. Üniversite dışında da sık görüşmezdik. Hatta, her ikimizin (Öget’in de) büyük tutkusu kedilerden Bülent’le hiç konuşamadığı­mızı düşünüyorum şimdi, hayıflanarak.
Ancak, Bülent’le hayli dramatik, hayatlarımızda dönüm noktası olan ya da geriye dönüp baktığımızda hatırlanmaya değer önemde bazı anları birlikte yaşadık. 11 Kasım 1981’de İktisat Fakültesi’nin bir toplantı salonunda TÜMÖD üyeleri olarak yaptığımız, yeni kabul edilmiş YÖK Yasası ile ilgili değerlendirme toplantısında o da vardı. İyi hatırlıyorum, çünkü farklı ve zıt görüşleri savunmuştuk. Ben, Yalçın Doğan’ın Ankara’dan, Cumhuriyet Gaze­tesi’nden teleksle ( o zaman teleks vardı) sayfa sayfa geçtiği yeni yasanın, ön­gördüğü aşırı merkeziyetçi, aşırı hiyerarşik yapıyla “akademik özgürlüğe” son vereceğini, bu yüzden kabul edilemezliğini “istifa” yoluyla dile getirmenin, yani sivil protestonun tek çıkış yolu olduğunu düşünüyordum. Ayrıca, askeri yönetimle bütünleşmiş görünen üniversite yönetimlerinin TÜMAS- TÜMÖD üyesi akademisyenleri tasfiye etmesinin yüksek bir olasılık olduğu açıktı. Bü­lent görüşünü her zamanki sade, net, keskin ifade tarzıyla, “bu bizim değil, on­ların sorunudur” şeklinde ortaya koydu. O dramatik toplantıda benim gibi dü­şünenler azınlıktaydı. Ben toplantının sonuna doğru kararımı vermiştim, Fa­külte Sekreterliğine indim ve istifa dilekçemi verdi. Yöneticilerin hışmı tüm TÜMAS ve TÜMÖD’lülerin başına yağmadı ama, bir süre sonra 12 Eylül Yö­netimince kararlaştırılan ve üniversite yönetimlerince uygulamaya konulan 1402 numaralı kararname Bülent’i ikinci kez vurdu. Hep düşünmüşümdür, 1402’ler olayıyla üniversiteye vurulan darbeyi kınamak için üniversitelerden istifa eden (çoğu sonradan dönen) ve sayıları binleri bulan öğretim üyesi ve asistan yasanın çıktığı günlerde topluca istifa etme yolunu seçselerdi, bu etkin protesto karşısında yönetim geri adım atmak zorunda kalabilir, YÖK uygula­namadan değiştirilebilirdi. Olmadı, bugünlere geldik.
Bülent’le bundan sonra, 1980’li yılların ilk yarısında Aydınlar Dilek­çesi’nin hazırlık toplantılarında, İnsan Hakları Derneği’nin kuruluşu sürecinde yapılan toplantılarda, üniversiteden ayrılmış ya da atılmış sosyal ve siyasal bi­limler, felsefe, iktisat gibi dalların hocalarının, “alternatif üniversite” arayışıyla kurdukları BİLAR’ın ilkelerinin oluşturulduğu toplantılarda, gene akademya dışı kalmış akademisyenlerin çıkardıkları YAPIT Dergisi çevresinde birlikte olduk. Bülent bütün bu toplantılarda, öfkesiz ama kararlı, ironik ama ciddi üs­lubuyla, hep aklı başında, yapıcı, önemli düşünceler geliştirdi. Norberto Bobbio’nun demokratik bir düzenin yapıtaşı olarak gördüğü entellektüellerden beklenen, “militan kültür”ün1) kurucuları olma işlevini en mükemmel şekilde yerine getirdi. Sanırım, yıllar sonra üniversiteye yeniden döndüğünde üzerinde ısrarla durduğu, akademik çalışmalarının yeni odak noktası olan “insan hakları” ve “demokrasi” konularını irdelemeye de bu militan kültür adamı döneminde başladı. Bu dönemi, bu deneyimi, bu inançları onunla paylaşabildiğim için kendimi çok şanslı sayıyorum ve ona borçlu olduğum ilk gecikmiş teşekkürü bu bağlamda dile getiriyorum.
Ancak, o deneyimi paylaşan başka dost ve arkadaşlardan farklı olarak Bülent’e benim çok kişisel (doğrudan beni ilgilendiren), ama bugünden geriye baktığımda herkesin bilmesini gerekli gördüğüm bir teşekkür borcum daha var.
YÖK öncesi yıllara dönüyorum. Bülent’in İsviçre’den yeniden üniversi­teye geldiği yıllara. 70’lerin ortası… Doçentlik tezi konusu olarak “kadınları” çalışmaya karar vermişim. Bunu kürsümde ve yakın çevremde açık ettiğimde, şaşkınlık, tepki hatta alayla karşılaşıyorum. Kadınların siyaset biliminde ne işi var? “Askeri demokrasi (!)”, “siyasal modernleşme” falan gibi ağırbaşlı ve önemli konular dururken Üniversite ciddiyetiyle bağdaşmayan böyle bir konu da nereden çıkmış? Bilimsellikten uzak, ideoloji kokan konulara üniversitede yer olamazmış v.s. v.s. Ben o zamanlar henüz “cinsiyetçilik” gibi sonradan önemini kavrayacağım kavramları keşfetmiş olmadığım gibi, üniversitenin Türkiye’nin bütün kurumları kadar cinsiyetçi olduğunun ayırdında değilim. Ama sezgilerimle algılamış olmalıyım ki, kadınları çalışmayı seçtim ve tüm itiraz ve alaylara karşın konumu değiştirmedim. Tahmin edilebileceği gibi konuyu çalışırken çok yalnızdım. Üniversite o zamanlar genellikle, dünyadaki olağan akademik ortamlardan farklı olarak akademik tartışmalara alan açma­yan, araştırmacıyı kaderiyle başbaşa bırakan bir ortamdı. Tanım gereği bilim insanının tek başına hazırlaması beklenen doçentlik tezi bir yana, bilen birinin akademik danışmanlığı altında yapılması öngörülen doktora tezlerinde bile du­rum farklı değildi. Genç araştırmacı, araştırma yönteminden, konusuyla ilgili literatüre ulaşma, konuyu layıkıyla ele almaya dek henüz yeterince birikimi ve tecrübesi olmayan alanlarda başının çaresine bakmaya terkedilirdi. İşte, bu araştırmayı hiç de teşvik etmeyen ortamda benim büyük şansım, günün birinde Bülent’e kadın konusunda çalıştığımı söylemek oldu. Onu doğrudan konunun kendisinin ilgilendirdiğini sanmıyorum. Ama onun etellektüel refleksi, yaygın olan ortalama akademisyeninkinden farklıydı. En azından, şaşırtıcı bir konu onun için ilginçti. Bundan da öte, sezgileri ve bilgisiyle (İsviçre’de geçirdiği yetmişlerin başlarında kadınlara yeni bir gözle bakılmaya başlandığına tanık olması pek mümkündür) konunun bilimsel ilgiyi hakettiğini gördü. Bununla da kalmadı, benim konuyla nasıl cebelleştiğimi görmek istedi. Bana destek olmayı kendine iş edindi. Çünkü Bülent, hem gerçek bir entellektüel, hem de eşi az bulunur bir akademisyendi. Kendi uzmanlık alanının ötesini merak eder, merak etti mi de, kayıtsız kalmaz, tembellik etmez, meraklarının peşine düşerdi. Bu bağlamda bana, 1977 ders yılı sonu için bir randevu verdi. O sırada henüz da­ğınık, alt bölümleri yerli yerine oturmuş olmaktan uzak çalışmalarımı derleyip toparlayarak bir sunuş yapmamı istedi. Neredeyse on yıldır ders veriyordum, doktoramı yazmış, savunmuş ve yayınlamıştım, çeviriler de yapmıştım, ama ilk kez akademik ortamda bir bildiri sunacaktım. Bu hem ürkütücü, hem de ina­nılmaz derecede teşvik edici bir öneriydi. Kabul ettim. Bülent sözünü tuttu. Şimdi tam tarihini hatırlamadığım bir gün, bir bahar günü, Hukuk Fakültesi’nin büyükçe bir salonunda, belki de kendi bölümünün kütüphanesinde, duyurusunu da kendisinin yaptığı bir toplantı düzenledi. Böylece tez çalışmam yeraltından gün ışığına çıktı, meşruluk kazandı. Sunuş çerçevesinde yapılan tartışmalar bana cesaret verdi. İncelediğim konunun hiç de alaya alınacak yanı olmadığı, hatta demokrasi, gelişmiş toplum olma gibi dert edindiğimiz meseleler açısın­dan kritik bir rol oynadığı görüldü. Ben de konunun hayli içine girmiştim, iyi yoldaydım... Belki sunuşum mükemmel değildi, ama, derdini açık seçik ortaya koyabilmişti. Sanırım bildiriyi mutlaka yayınlamam gerektiği yolundaki teşvik de toplantı sonunda Bülent’ten geldi. Böylece ilk bilimsel makalemi2) Bü­lent’ten başka kimseden görmediğim bu dostça destek sayesinde yayınlama cesaretini buldum .
Bülent, yalnız geniş ufuklu, meraklı, gençleri özendiren, destekleyen bir entellektüel değildi. İnatçıydı da. Doğruluğuna inandığı konularda  takipçiydi, ipin ucunu bırakmazdı. Bunu kadın konusuna gösterdiği ilgiyi sonuna kadar sürdürerek kanıtladı. Doçentlik tezim kabul edildikten sonra, gene Hukuk Fa­kültesi’nde, Fransız akademisyenlerin davetli olduğu bir toplantıda sunmak üzere benden bir bildiri daha istedi. Bu kez Fransızca bir bildiri sundum. Sonra, o da, ben de üniversiteden ayrıldık. Kadın konusuna ilgim beni başka çalışma­lara, feminizm teorisine, feminist eylemlere, feminizmi toplumda kabul edilir kılmak için kalıcı kurumlar kurmaya, kısacası hızlı bir tempoda koşturmaya yöneltti. Artık Bülent’i çok az görebiliyordum. Ama o yaptıklarımızı ilgiyle, dikkatle izledi. 1997’de Strasburg Üniversitesi’nde Server Tanilli’ye Saygı(3) sempozyumunda, o da, ben de birer bildiri sunduğumuzda yeniden buluştuk.
Son karşılaşmamız gene onun dar kalıpların çok ötesine geçmişliğinin kanıtı olan bir toplantıda gerçekleşti. 1999 ders yılında Bülent, İstanbul Üniver­sitesi’nde öğretim üyesi olan kız kardeşi, feminist tarihçi Fatmagül Berktay ile birlikte “hukuk ve cinsiyetçilik” konulu bir doktora semineri yürütüyordu. So­nunda artık feminizm üniversitede de kendine yer bulmuş, doktora programla­rına konu edilecek kadar meşruluk kazanmıştı. Kadirşinas dost Bülent, yıllardır akademyadan uzak olmama bakmaksızın beni de bu seminerde bir sunuş yap­maya davet etti. Bu, klasik anlamda bir sunuş olmadı. Ama, doktora sınıfındaki koca masanın etrafında toplanmış birbirinden parlak yirmi, yirmibeş kadar genç hukukçuya, sohbet havasında, yirmi yıllık mücadelemizi, heyecanlarını, zor­luklarını, kazanımlarını, yılgınlıklarını anlattım. Yıllar sonra, İstanbul Üniver­sitesi’nde akademik bir ortamın keyfini birkaç saatlığına da olsa yeniden ya­şama fırsatını bana gene Bülent verdi. Bu paha biçilmez anılar için Bülent’e teşekkür borçluyum.
Bugüne kadar çok az kişiyle paylaştığım bu, benim için çok değerli anı­ları, onun entellektüel portresini tamamlayacakları umuduyla yazmak ve Bü­lent’i sevenlerle paylaşmak istedim.
 
 


 Öğretim üyesi.
  * TÜMAS (Tüm Üniversite, Akademi, Yüksek Okul Asistanları Derneği), TÜMÖD (Tüm Üniversite, Akademi, Yüksek Okul Öğretim Üyeleri Derneği) , 1970’lerin ortası ile 1980 askeri darbesi arasındaki dönemde yüksek öğrenim kurumlarını demokratikleştirmek için çalışan asistanların ve öğretim üyelerinin meslek kuruluşlarıydı.
  * O toplantıda olup da aynı yönde düşünen ve izleyen günlerde istifa eden meslektaşlarım, İstanbul Üniversitesi’nden Murat Belge ve Asaf Savaş Akat ile Boğaziçi Üniversitesi’nden Taha Parla ve Reşit Canbeyli idi.
   1) Alberto Papuzzi (yay.), A Political Life: Norberto Bobbio, Polity Press, 2002.
   2) Şirin Tekeli, “Siyasal iktidar karşısında kadın”, Toplum ve Bilim, Güz 1977.
   3) Türkiye’de Aydınlanma Hareketi, Dünü, Bugünü, Sorunları. 25-26 Nisan 1997 Strasbourg Sempozyumu. Adam, 1997.
Bu site Prof. Dr. Öget Öktem Tanör'ün mali katkılarıyla hazırlanmıştır. 2013