Tarhanlı Turgut
<< Geri
Turgut Tarhanlı
1975 yılında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdiğimde, Fa­külte’nin, adlarını daha önce duyduğum bazı hocalarının derslerimize gelip gelmeyeceğini merak ediyordum. Bülent Tanör de onlardan biriydi. Fakat son­radan öğrendim ki, o yılın öğretim kadrosu arasında yer almıyordu. O zaman ki adıyla statüsü, ‘Eylemsiz Doçent’ti. Akademik hayatın, özellikle öğretimle ilgili faaliyetlerinden uzak tutulmuştu. O ilk yıl, kişi olarak, kendisiyle karşı­laşma fırsatım da olamadı.
Tanör’ü tanımama vesile olan, bir kitaptı. Onun doktora tezi, 1961 Ana­yasasına göre siyasi düşünce hürriyeti. Kitap ve arka kapağındaki fotoğraf, Tanör hakkında edindiğim ilk bilgilerdi. Kitaptaki eleştirel tutum ve o fotoğraf, bir arada ilginç bir sentez yaratıyordu. Fotoğraf, sanırım, 1960’lı yılların sonla­rına doğru çekilmişti. Aydınlık yüzlü, zeki bakışlı, giyimi, iyi bir aile çocuğu izlenimi veren bir gencin fotoğrafıydı bu. Fakat hem kitabın içeriği hem de yayınevinin siyasal niteliği (Öncü), fotoğraftaki kişinin toplumsal ve siyasal konumu hakkında da bir fikir veriyordu. Resimdeki sakin ve kararlı ifade tarzı, kitaba da hâkimdi. Tanör’ü sonradan tanıdığımda da, bu tarzının hiç değişme­diğini gördüm.
1983 yılının Şubat ayında, Sıkıyönetim Kanunu’ndaki değişikliğin ver­diği yetkiye dayanarak, üniversitedeki görevinden hayat boyu alındığının ken­disine bildirildiği günün ertesinde, Hukuk Fakültesi’ndeki Mukayeseli Hukuk Enstitüsü’nün giriş koridorunda, soldaki odasına gittiğimde, kitaplığın bomboş ve çalışma masasının üstünde de, özel hiçbir nesne olmadığını farkettim. Ken­disi de, diğer günlerden farksız görünüyordu. Masanın üstündeki kalın camın soğuk ve parlak ağırlığının, üzerimde çok şedit bir etki yarattığını hatırlıyorum. Odadan çıkarken, kapıda adının yazılı olduğu demir levhayı da sökmüş oldu­ğunu gördüm.
Daha sonraki yıllarda, yasağın devam ettiği dönemde, bir sabah üniver­siteye gitmek için Sahaflar Çarşısı’ndan geçerken kendisine rastlamıştım. Çar­şının Çınaraltı Kahvesi’ne açılan kapısına kadar birlikte yürüdük ve orada durdu. Ondan öteye gitmedi. Nedeni malûmdu.
Tanör’ün hukuka ve siyasete ilişkin çalışmalarında da, ahlâki sorumluluk ve hukuksal yükümlülük arasında kuvvetli bir örgü örüldüğü görülebilir. İlk kez, 1980’lerin sonunda kaleme aldığı, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu’nda, ‘ihlâl’ olayının aynı zamanda bir ‘duyma’ (hissetme) işi olduğuna vurgu yap­masının, böyle bir anlam taşıdığını da düşünüyorum.
Ceza hukuku profesörlerinin, bazı adli vakalarda bilirkişi olarak kendile­rine sunulan şiir kitaplarını, masanın üstüne açtıkları Türk Ceza Kanunu’na baka baka okumaya çalıştığı, hayattan uzak bir pozitivist hukuk anlayışının çok baskın olduğu bu ülkede, insan ve hukuk arasında böyle bir bağın kurulması çok önemlidir. Bu yaklaşımı, Tanör’ü, çalışmalarının neredeyse tümüne yakını insan hakları konularıyla ilgili bir araştırmacı olarak, kendi döneminin, benzer konulara ilgi duyan araştırmacılarından çok farklı bir konumda tutar. Sanırım öğrenciler, genç üniversite mensupları, çok farklı işlerle uğraşmakla birlikte, onu bir şekilde tanımış veya tanımamış birçok kişiyi ona bağlayan da, bu sahi­cilikti.
Böyle bir yaşantının, kendisi için belli riskleri olmadığını söylemek mümkün değil. Ama bu, hayata bakarak hukuku görmeye çalışmanın ve gördü­ğünü de söylemenin doğal bir sonucuydu. Hele Türkiye’nin 70’li ve 80’li yılla­rında.


İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı
Bu site Prof. Dr. Öget Öktem Tanör'ün mali katkılarıyla hazırlanmıştır. 2013